Merhaba,
Alfred Nobel’i bilirsiniz. Patlayıcılara meraklı kimya
mühendisi bilim adamı, dinamiti bularak büyük bir servet sahibi olmuştu.
Üstelik yaptığı deneyler sırasında iki kez laboratuarı havaya uçmuş ve bu
kazalardan birinde 4 kişiyle birlikte kardeşinin de ölümüne sebep vermişti.
Alfred Nobel’in kimyager olan babası, birkaç kez iflas
etmesine rağmen oğlunun özel eğitmenlerle çok iyi bir eğitim almasını da
sağlamıştı. O dönemde önemli bir gelir kaynağı vardı ve Rus ordusu için silah
üretiyordu.
Alfred Nobel 1896 yılında öldüğünde, 33 milyon Kronu aşan
servetinin her yıl insanlığa hizmette bulunanların ödüllendirilmesi için
harcanmasını vasiyet etti.
Onun vasiyeti ve servetiyle
İsveç Hükümeti tarafından kurulan Nobel Vakfı o günden bu güne ödüllerini
veriyor.
Nobel ödülleri fizik, kimya, tıp, fizyoloji, edebiyat,
ekonomi alanlarında veriliyor ama belki de en ses getireni “Nobel Barış Ödülü”…
Dünya barışına katkı kapan bir kişi her yıl Alfred Nobel’in
vasiyeti gereği ödüllendiriliyor.
Ve her yıl dinamit ve patlayıcılarda dünyanın coğrafyası
değişiyor, inşaatlar, barajlar yapılıyor… İnsanların refahı için pek çok
yararlı çalışmada dinamit ve patlayıcılar önemli bir araç olarak kullanılıyor.
Ama yine her yıl dinamit ve patlayıcılarla yüzlerce terör eylemi
gerçekleşiyor… Dinamit ve patlayıcıların kullanıldığı saldırılarda binlerce
insan hayatını kaybediyor.
Aslında hepimizin bildiği hikâye… İronik ve bir o kadar da
trajik.
Silah ticaretinden kazanılan parayla alınan bir özel eğitim,
o özel eğitimi alan çocuğun ruhunda bilim ve edebiyat aşkını doğuruyor. Eş
zamanlı olarak ona bu imkânı sağlayan silahlarla savaşlarda insanlar ölüyor.
Onun icadı hayatta hem iyiliklere hem de kötülüklere vesile
oluyor, olmaya da devam ediyor.
Şöyle demek yanlış mı olur: Bir yanda patlayıcılardan elde
edilen servet, diğer yanda vicdan…
Bu bildik hikayeyi niye yazdığımı soracak olursanız, sanırım
aklıma takılan bir sorudan kaynaklandı.
Yeni bir şey ortaya koymak için verdiğiniz çabada, ne kadar
iyi niyetle, akılla veya akılcı bir hesapla yola çıkarsanız çıkın, bazen ortaya
çıkardığınız şey sizin kontrolünüz dışında sonuçlar doğurabilir. O sonuçlar çok
yararlı olabileceği gibi çok da zarar verici, tahripkar da olabilir. Ve siz o
sonucu fütursuzca bir kez ortaya attığınızda; kamuya mal ettiğinizde artık o
sizin kontrolünüzden çıkmış bir olgu haline gelebilir.
Ondan sonra ne ödülü koyarsanız koyun nafile!
Bu arada aklıma takılan soruyu yazmayı unutmuşum!
Soru şuydu: “Dünyada, bölgemizde ve ülkemizde olup
bitenlerin acaba ne kadar farkındayız?”
Bu bunaltıcı sıcaklarda, aklımda bu soruyla beraber,
akılsızlık edip tam öğle vakti sokaklara çıkıp dolaşıyorum. Anlayacağımız
başıma güneş geçmiş, sersemlemiş bir haldeyim. İnsanlara bakıp duruyorum.
Bu arada sokaklar hiç de boş değil. İnsan kaynıyor.
Aslında ne kadar farklı, ne kadar değişik ne kadar zengin
insan tipleri dolaşıyor sokaklarda. Sarışını var, esmeri var, kumralı var….
Uzunu, kısası var. Mavi gözlüsü, ela gözlüsü, kara kaşlısı var…
Kimbilir nerelerden geldiler bu sokaklara. Ya da aileleri,
ataları dedeleri nerelerdendir?
Karadenizlisi de olmalı, Egelisi de, Doğulusu, Güneydoğulusu da…
İyi de benim gibi bu sıcakta, bu güneş altında ne işleri var
sokaklarda?
Yoksa benim gibi işleri, güçleri mi yok?
Daha şık, daha temiz olmak istemezler mi? İmkânları mı yok?
Akıllarında hangi soru var bu insanların?
Yoksa “kiramı nasıl ödeyeceğim? Çocuğumu okula nasıl
yazdıracağım? Kredi kartı borcumu ne yapacağım? Yarınım ne olacak?” kaygısı mı
yüzlerindeki…
Böyle dolaşmak yerine bir tiyatroya, konsere, müzeye
gitseler, serin bir köşe bulup bir kitap okusalar daha iyi olmaz mı?
Saçma sapan sorular soruyorum işte…
Dedim ya, başıma güneş geçti.
İşte o anda kaçak bir küçük işçi çıkıyor karşıma!
“Soğuk su abi, 50 kuruş!”
Alıyorum buz gibi suyu biraz içiyorum, sonra döküyorum
başımdan aşağıya…
Oh… Aklım başıma geliyor.
Aklım başıma gelince de kafamdaki soru değişiyor birden
bire…
“Dünyada, bölgemizde
ve ülkemizde olup bitenlerin acaba ne kadar farkındayız?” diye soruyordum ya…
Vazgeçtim, şimdi başka bir soru soruyorum!
Sarışını, esmeri, kumralı... Uzunu, kısası… Mavi gözlüsü,
ela gözlüsü, kara kaşlısı…
Karadenizlisi, Egelisi, Doğulusu, Güneydoğulusu…
Yani biz sokaktaki insanlar.
Bizi bu sokaklarda bir araya getiren neden ne?
Bizi bu sokaklarda bir araya getiren asıl neden; işsizlik, geçim derdi, borç harç, gelecek
kaygısı, bir konsere tiyatroya gidememiş veya gitmemiş olmanın eksiklisi… ve dertlerin
daha niceleri değil mi?
Biz sokaktaki insanların hayatında dert çok da; dertte
ortaklık daha çok değil mi?
Yaşamımızdaki asıl sorun “aynı” değil mi?
Ve acaba biz sokaktaki insanlar bu dert ortaklığının
farkında mıyız?
İşte şimdi aklımdaki yeni sorular bunlar.
Önümüzdeki sayıda görüşmek dileğiyle.